Facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sosyal Medyada Neuromarketing

Sosyal paylaşım sitelerinde vakit geçirmek için binlerce nedenimiz var. Bu nedenlerin arasında insanlarla iletişim halinde olmanın hoşumuza gittiğini, insanların hayatlarını merak ettiğimizi, paylaşım içinde olmanın kendimizi ifade etme biçimimiz olduğunu sıralayabiliriz. Ama hiçbirini somut kanıtlarla açıklayamayız. Yapılan bir araştırma sayesinde artık Facebook'ta zaman harcamak için bahane uydurmamıza gerek kalmayacak. Çünkü araştırma sonuçları gösteriyor ki Facebook insanlara kendini iyi hissettiriyor!


Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking adlı dergide yayınlanan çalışma bir grup Facebook kullanıcısını fiziksel ve ruhsal açıdan gözlemlemek üzere yola çıkmış. Katılımcıların stresli bir şeyle uğraşırken, kendilerini rahatlatan bir işle ilgilenirken ve Facebook hesaplarında online oldukları sırada solunum hızları, beyin aktivitesi ve göz bebeği hareketleri ölçülmüş. Sonuçlar insanların Facebook'ta online oldukları sırada diğer durumlara oranla çok daha olumlu psikofizyolojik tepkiler verdiğini gösteriyor! 

Yaşadığımız internet çağında bilimsel araştırmalar da artık internet odaklı olmaya başladı. Facebook araştırmasından sonra bir çalışma da profil fotoğraflarıyla ilgili.

Bir kişinin profilini incelediğinizde baktığınız ilk yer neresi olur? Eğer kaideyi bozan bir istisnaysanız cevaplarınız değişebilir, fakat insanların çoğu ilk önce gözlere bakar. Gözlerine baktığınız kişiyi sevip sevmeyeceğinize de 100 mili saniyede karar verdiğinize göre fotoğraf sandığımızdan daha etkili bir şey. İnsanların sizi arkadaş listesine ekleyip eklemeyeceği konusunda kararlarını etkileyecek kadar önemli. Bu durum şirket profilleri için de geçerli. Profildeki fotoğrafı ya da resmi doğru seçtiğinizde daha fazla takipçi kazanır ve daha başarılı olursunuz. Peki doğru profil fotoğrafı ne demek? 

Bu soruyu  yeni aldığınız arabanın önünde sergilediğiniz duruşla, size en yakıştığınızı düşündüğünüz bikiniyle güneşlenirken veya kız kıza çıktığınız gece gezmelerinden çekilmiş bir kareyle cevaplayabilirsiniz. Bu pozlar sizin kişiliğinize dair bir şeyler söyler ama doğru cevabı vermez. Doğru cevap insanların gözlerinize bakabileceği fotoğraflardır. Tabii ki gözlerinize bakmak her şey demek değildir. Önemli olan onları kazanmanızdır.

İsrail'de yapılan bir araştırma profil fotoğrafı seçerken neye ihtiyacımız olduğunu bize anlatıyor. İhtiyacınız olan tek şey ''baby-face fotoğraflar'' ! Araştırmada bazı programlar kullanılarak bir grup politikacının fotoğrafları bebeksileştirilmiş. Önce-sonra yöntemiyle iki grup katılımcıya hangi fotoğrafları daha güvenilir buldukları sorulmuş. Güvenilir bulunan fotoğraflar tahmin edeceğiniz gibi daha yumuşak hatlara sahip olan bebeksi fotoğraflar olmuş! 

Bu çalışma bütün fotoğraflarınızı manipule edin anlamına gelmiyor tabii ki. Sadece profil fotoğrafı için türlü türlü pozlara giren, profesyonel fotoğrafçılara fotoğrafını çektirmek isteyen kişilerin birkaç küçük hamleyle istedikleri etkiyi yaratabileceklerini söylüyor. 

Sonuçlar sadece kişisel değil kurumsal açıdan da önemli. Şirketlerin -güvenilir olmak istiyorlarsa- kurumsal sayfalarında paylaştıkları şeyler kadar görselliğe de önem vermeleri gerektiğini söylüyor.

Sosyal Medyada Güzellik Algısı



Facebook, Twitter ya da Linkedin'e yüklediğiniz profil fotoğrafınızla insanların beğenisini kazanacağınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü sosyal medyada kontrol sizden çıktı. Artık sizi güzel ya da çirkin yapan şey yüklediğiniz fotoğraf değil, o fotoğrafın algılanma şekli.  

Missouri Üniversitesi Gazetecilik bölümü öğrencilerinin yaptığı bir çalışma da Facebook yorumlarının etkisi üzerine bir çalışma yapmış. Profesör Kevin Wise bir öğrencisi ile yaptığı araştırmada 100 üniversite öğrencisine aynı kişinin Facebook'taki farklı fotoğraflarını göstermiş. Katılımcılara hangi fotoğrafları beğendikleri sorulduğunda sosyal ip uçlarının fiziksel olanların önüne geçtiği görülmüş. Pozitif yorumlar alan fotoğraflara ilgi ve beğeni artarken altında negatif yorumlar sıralanan fotoğraflara olan ilgi azalmış. 

Facebook'ta güzellik algısıyla ilgili bir başka çalışma da arkadaşlarla ilgili. Görünen o ki listenizde fiziksel güzelliği veya çekiciliği yüksek arkadaşlarınız varsa siz de sosyal açıdan daha çekici hale geliyorsunuz! Linkedin'le ilgili yapılan bir araştırma da kelle avcılarının zamanlarının %19'unu insanların profil fotoğraflarına bakarak geçirdiğini söylüyor. 

Çekicilik konusunda algı yönetimiyle ilgili başka tüyolar da var. Mesela çok genç veya çok yaşlı olan fotoğraflar anında ilgiyi azaltıyor. Maalesef kel profil fotoğrafları için de aynı şey geçerli. Keza fazla kilolu olmak da bakan kişinin ilgi kapsama alanında bulunmuyor. En ilginci ise -gerçeklik algısını zedelediğinden olsa gerek- çok fazla güzel profil fotoğrafları da pek ilgi görmüyor! Zihnimiz kalitesiz çekimlere de pek rağbet etmiyor. Mesela piksellere ayrılmış surat gördüğünde ilgi şalteri iniyor. Profil fotoğraflarının gördüğü ilginin mesai saatleri de belirlenmiş durumda, gece 11'le öğlen 1 arası! 

Sosyal medyada her şey bir algı meselesi haline gelmiş durumda. Artık kim olduğunuzu aynaya baktığınızda gördüğünüz şey değil takipçileriniz, arkadaşlarınız ve yorumlarınız belirliyor. Sahip olduğunuz kitleyi doğru yöntemlerle yönetirseniz ikna süreçlerinin ne kadar kolaylaştığını göreceksiniz. 

Sosyal Ticaret ve INFLUENCE

Cehalet mutluluk olduğu halde artık farkındalık uyanıyor. Psikolojinin çok önemli bir dalı olan sosyal psikoloji ders kitaplarından çıkıp vitrinlere, pazarlama stratejilerine oradan da sosyal paylaşım ağlarına sızıyor ve sosyal ticaret adıyla yeni bir kavram yaratıyor. Sosyal ticaret insan ilişkilerini tetikleyen duygusal faktörleri araştırır. Facebook, Twitter ve Google+ gibi sitelerde online müşteri deneyimini daha kuvvetli hale getirmeyi amaçlar. Sonuç olarak da işletmeler maddi olarak paha biçilemeyecek kazanç sağlarlar.

Robert Cialdini'nin Influence kitabını okuyanlar yazarın 6 heuristics'ini hatırlayacaklardır. Heuristics günlük hayatta karşılaştığımız olaylarla ilgili verdiğimiz kararlarda başvurduğumuz kısa yollardır. Cialdini aynı yöntemi satın alma davranışıyla ilgili de kullandığımızı ve bu davranışların global olduğunu söylüyor. Şimdi gelin bu 6 kısa yolu inceleyerek Cialdini'nin kurallarını daha iyi anlayalım.

1-Sosyal Kanıt- Kalabalığı Takip Et
Bu kuralın psikolojik temeli '' bir şeyden emin olmadığında başkalarının ne yaptığına bak '' ilkesidir. Çünkü biz karar verme aşamasındayken başkalarının yolundan gitme eğilimi olan canlılarız. Bunu, yaşadığımız yüzyılın sosyal atmosferiyle birleştirdiğimizde de herhangi bir şey satın almadan önce tavsiye alacağımız ilk kişiler Twitter'daki takipçilerimiz, Facebook'taki arkadaşlarımız veya ailemiz olur. Buna göre markaların iletişim araçlarını iyi kullanmaları, popülarite listelerinde üst sıraya çıkabilmek için sosyal tavsiyelerin bir parçası olmaları gerekmektedir.




2- Otorite- Rehberlik Eden Işık
Kuralları otoriteler belirler. Bu kuralın açıklaması bu kadar basit. Nerede bir Prof X açıklaması ya da Y Üniversitesi araştırma sonucu görsek dikkat kesiliriz. Satın alma davranışımız için de aynısı geçerli. Bu yüzden ürünlerini tüketici için vazgeçilmez hale getirmek isteyen satıcılar/markalar o ürünlerle ilgili çalışmaları bloglarında, Facebook sayfalarında veya Youtube'da yayınladıklarında tüketicinin iştahını daha fazla kabartırlar. Bu arada Edelman'ın Güven Barometresi raporu da gösteriyor ki akademisyenler ve bir konuda uzman unvanına sahip kişiler tüketicinin güveninin %66'sını kapıyorlarmış :)



3-Nadirlik- Daha Az Olan Aslında Fazladır
İnsan, rasyonel süreçlerden geçerek değil de dürtüsel bir eğilimle hep ulaşılması zor kaynaklara büyük değerler atfeder. Bunun en önemli nedeni ister istemez potansiyel kayıpları hesaba katmasından kaynaklanır. Günümüzde sınırlı zamanda kampanyalar yaratıp ürün satan alışveriş sitelerinin bu kadar tutmasının en önemli nedeni de budur. Tüketici  ''Sana Özel Y Marka Saat, Sınırlı Sayıda!!! '' maili üzerine girdiği sitede gözünün önünde azalan dakikalara dayanamayıp sınırlı zamanda sınırsız bütçe harcayabilir.

 4- Hoşlanma- Güven Köprüsü
Kalabalığı takip ederken genelde hoşumuza gidenleri daha fazla takip ederiz. Hoşlandığımız kişilerle daha iyi anlaşırız, onları daha çekici buluruz, bu da onlarla sosyal bağlar ve güven köprüleri kurmamızı sağlar. Sosyal medyada da durum aynıdır, takip ettiklerimiz veya arkadaşlarımızın paylaştığı ürünleri satın almaya diğerlerinden bir adım daha yakınızdır.

5- Tutarlılık
Tutarlı ol, tutarlı kal. Belirsiz bir durumla karşılaştığımızda daha önce karşılaştığımız başka durumları düşünürüz. Yeni çözüm yolları üretmek yerine '' Benzer bir şeyle karşılaştığımda nasıl hareket etmiştim? '' diye sorarız kendimize. İş tüketici davranışına gelince de değişen bir şey olmuyor. Fiyatı daha yüksek bile olsa markasını bildiği bir ürünle bilmediği bir ürünü bir arada gören tüketici yüksek fiyata rağmen bildiğine yöneliyor. Bu yüzden sosyal mecralarda bilinirlik yaratmak adı fazla duyulmamış markalar açısından önemli.



6- Karşılıklılık- Geri Öde
İnsanoğlu olarak yapılan herhangi bir iyiliğin karşılığını ödemeyi istemek gibi bir dürtümüz var. Bu dürtüyle ilgili bilinçaltı hesaplarımızın temelinde de muhtemelen sosyal adalet yatıyor. Karşılıklılık ilkesine dayalı kampanyalar sosyal medyada oldukça ilgi çekiyor. Bu yüzden markalar güncellemelerini arkadaş çevresiyle paylaşan tüketicileri ödüllendirdiğinde kullanıcıların kalbini çoktan çalmış ve sonsuz paylaşım döngüsünün içine girmiş oluyorlar.






Facebook ve Twitter Online Alışverişi Nasıl Etkiliyor?

Yakın zamanda Amazon veya eBay'den alışveriş yaptıysanız satın aldığınız ürünü Facebook ve Twitter'da sosyal çevrenizle paylaşmanız için sizi teşvik eden ikonların belirdiğini fark etmişsinizdir. Peki bu ikonlar belirdiğinde ''ya yanlışlıkla basıp aldığım şeyi çevremde kim var kim yoksa paylaşırsam?'' paranoyası yaşadığınız oldu mu hiç? Veya yine bu ikonlar belirdiğinde ''bir an önce alışverişimi tamamlasam da sosyal çevremle paylaşsam'' diye heyecanlandığınız? İki soruya da cevabınız ''evet''se yalnız değilsiniz. Miami Üniversitesi İşletme Okulu yaptığı bir çalışmayla sosyal paylaşım sitelerinin logolarının alışveriş sitelerinde insanların alışverişlerini yönlendirici etkiye sahip olduğunu ortaya koyuyor. Hem de online marketing'le ilgilenen herkesin oldukça işine yarayacak detaylarla...

Çalışmaya göre kullanıcılar sergilemekten gurur duyacakları bir ürün olduğunda yanında Twitter ve Facebook ikonu olan ürünlere yöneliyorlar, fakat insanların görmesinden memnun olmayacakları bir şey satın aldıklarında bu ürünün yanlışlıkla profillerine yollanacağından korktukları için o ürünleri online platformlardan almaya çekiniyorlar. Çalışmayı gerçekleştiren profesörlerden biri olan Claudia Townsend, sosyal medya ikonlarının bir çeşit gözetlenme hissi yarattığı için online alışveriş davranışımız üzerinde oldukça etkili olduğunu söylüyor ve pazarlamacıların bunu mutlaka dikkate almasını, web tasarımlarında ikonların stratejik noktalara yerleştirilmesi gerektiğini vurguluyor.

200 katılımcıyla yapılan çalışma insanlarla paylaşıldığında kişileri mutlu eden (parfüm, kıyafet, aksesuar...) ve tam tersi paylaşılması kişileri pek memnun etmeyen ürünlerin (akne kremi, iç çamaşırı, epilasyon aleti...) keşfine çıkıyor. Satın alınacak ürün herkes tarafından arzu edilecek bir şey olduğunda -mesela güzel bir kıyafet gibi- insanlar sosyal Twitter/Facebook ikonunu gördüğünde zihinlerindeki çanlar sosyal çevrelerinde yaratacakları sükse için çalıyor ve ikonsuz ürüne kıyasla satın almaya %25 daha çok yaklaşıyorlar! Aynı şekilde saklamak istedikleri bir şey olduğunda ise bu ikonlar aynı kişileri satın alma davranışından %25 uzaklaştırıyor! Yani bu ikonlar farklı şartlarda ''satın al! paylaş!'' mesajı verirken utanma ve korku gibi duyguları uyandırıp tüketiciyi üründen uzaklaştırabiliyor.

Bu çalışma pazarlama ve iş modelleri açısından oldukça önemli şeyler söylüyor. Bugün geldiğimiz noktada artık yalnız kaldığımızda bile sosyal çevremizin etkisi altındayız, bilinçli veya bilinçsiz onları düşünerek hareket ediyoruz. Sadece internette değil, günlük hayatta da bir eczaneden kişisel bakım ürünleri alırken yanımızda kimsenin olmasını istemeyiz, hatta elimizden gelse eczacıyı bile dışarı çıkarmak isteriz, ama iş moda alışverişine gelince durum değişiyor. İnsanlar etraflarında fikir alabilecekleri ya da ''bak ne kadar zevkliyim'' veya (maalesef!) ''bak ne kadar zenginim'' mesajı verebilecekleri birileri olsun istiyor. Birinin yorum yapması, eleştirmesi veya seçiminden ötürü onu takdir etmesi çok önemli hale geldi. Buradan hareketle önümüzdeki günlerde sosyal paylaşımın önemini vurgulayan alışveriş sitelerin öne çıkması gerektiği bilimsel olarak da kanıtlanmış diyebiliriz.

Facebook Reklamcılığı

Dijital pazarlamayla uğraşan kişiler sıklıkla Facebook'tan gelen tık sayısının oldukça düşük olduğundan yakınırlar. Facebook, reklam gelirleri sayesinde oldukça iyi bir iş çıkarmış olsa da kullanıcıların 'premium' web sitelerinde rastladıkları reklamlara nasıl tepki verdiğini öğrenmek için ünlü neuromarketing şirketi  NeuroFocus'a başvurmuş, sonunda da ortaya oldukça güzel bir çalışma çıkmış. Daha önce yapılan bazı çalışmaları hatırlayan ya da Sosyal Reklamcılık postunu okumuş olanlar Facebook'un bu tür çalışmalarda hep öne çıktığını hatırlarlar. Şimdi, bir de bu çalışmaya göz atalım bakalım.


Araştırma 2 aşamalı olarak NeuroFocus'un Berkeley'deki laboratuvarlarda gerçekleştirilmiş. Çalışmada 3 site değerlendirilmiş ve bu siteler birbiriyle karşılaştırılmış; Facebook'un, Yahoo'nun ve New York Times'ın ana sayfaları. Özellikle bu sitelerin seçilme nedeni ise NeuroFocus'un daha önce yaptığı çalışmalarda bu sitelerin kullanıcıları daha çok etkilediği, dikkatini diğer sitelere göre daha iyi yakaladığı ve duygusal olarak güçlü bağ kurduğu sonucuna ulaşılmış olması. 

Çalışmanın sonunda dikkat, duygusal bağlılık ve hafıza gibi 3 önemli açıdan Facebook'un öne çıktığı, 3 site arasında kullanıcıların beyin dalgalarının en çok Facebook'un ana sayfasında gezinirken yüksek seviyede aktive olduğu bulunmuş. Facebook'un ana sayfasına, ölçülen diğer 2 siteye göre istatiksel olarak çok daha yüksek duygusal bağlılık gösterilmiş.

Peki duygusal bağlılık nasıl ölçülür, nasıl böyle matematiksel verilerle ifade edilir merak ettiniz mi? NeuroFocus bu gibi şeyleri ölçmek için ''Mynd'' adlı bir EEG başlığı kullanıyor. ''Mynd'' kullanıcılara takılarak katılımcıların baktıkları görüntü esnasında ya da izledikleri bir reklam sırasındaki beyin aktivitelerini ortaya çıkarıyor. Toplanan data 3 kritik parçaya ayrılıyor; dikkat, duygusal bağlılık ve hafıza, yani görüntüyü akılda tutma. Bu başlık nöropazarlama çalışmalarının önündeki limitleri de ortadan kaldırıyor. Mobil olması açısından süpermarkette alışveriş yaparken ya da evde televizyon izlerken bile çalışma yapılmasına imkan sağlıyor. Mynd, hem sağladığı sonuçlar hem sessiz çalışması hem de modern tasarımıyla nöropazarlama çalışmalarını bir adım öteye taşımış durumda. 

Tekrar NeuroFocus'un araştırma sonuçlarına dönecek olursak, Facebook'un çalışmalarda öne çıkmasının birçok sebebi olabilir ama sonuçları etkileyen en önemli nokta Facebook'un insanların arkadaşları, aile üyeleri, sevgilileri, eski sevgilileri ile bir arada bulunduğu bir platform olmasından dolayı duygusal bağlılık seviyesinin artmasıdır. Dijital pazarlamacılar reklam verecekleri mecrayı bu ve bunun gibi çalışmaların sonuçlarını dikkate alarak seçerlerse daha başarılı kampanyalara imza atabilirler. 

Facebook Sayısı: FBS

Beynimizdeki Twitter Limiti postunu okuyanlar Dunbar Sayısı'nı ve bu sayının sosyal ilişkiler geliştirmemizdeki önemini hatırlayacaklardır. Her ne kadar Robert Dunbar bu kavramı Twitter kullanıcıları için ortaya atmış olmasa da bugün arkadaş listelerindeki rakamların hızla önem kazanmasıyla bu sayı Twitter'la özdeşleşti. Dunbar Sayısı'nın ardından bir biyolojik bilimler dergisi olan Proceedings of The Royal Society B sinir bilimlerine (ve farkında olmadan pazarlamaya da) yeni bir kavram kazandırdı; FBS, yani Facebook Sayısı.


'' Kalın kafalı '' sıfatı, kullanılmasından pek de hazzettiğimiz bir şey olsa da ve mecaz bir anlam taşıyor gibi görünse de aslında bir gerçekliği de yansıtıyor. Yani insanların beyinlerinin çeşitli bölgeleri birbirlerine kıyasla daha kalın olabiliyor, bu da zihinsel fonksiyonların yeterince çalışmadığını belirtmek için kullandığımız kalın kafalı yakıştırmasını doğuruyor işte. Ama bir farkla. Bizim yüklediğimiz olumsuz anlamı yanlışlayan bir şekilde. Araştırmacı Ryota Kanai ve arkadaşlarına göre Facebook Sayısı (arkadaş listenizdeki kişi sayısı) ne kadar çoksa beyninizdeki kimi bölgeler de o kadar kalın! Bizi bu sonuca ulaştıran araştırma, Londra'da bir üniversitede 125 öğrenciyle yürütülüyor. Araştırmacılar katılımcıların Facebook Sayısı'nı beyinlerindeki '' boz madde '' yoğunluğuyla karşılaştırıyor. (Boz madde, birbiriyle iletişim halindeki sinir hücresine giden lifleri ve sinir sisteminin önemli dokularını destekleyen çeşitli nöronlardan oluşur. Beyne gönderilen işaretlerin işlendiği en önemli yerdir.) Sonuçlar direkt biyolojiyle bağlı gibi görünse de anlaşılır ve önemli şeyler söylüyor. Sonuçlara göre katılımcıların Facebook Sayısı'yla beyinlerinin yüz tanıma, insanların mimikleri, yüz-el-kol hareketleriyle ilgili algıları yönlendiren ve hafızayı yöneten bölgedeki boz madde kalınlığı arasında bir korelasyon olduğu görülmüş. 125 katılımcıyla gerçekleştirilen bu araştırmanın güvenirliğini ispatlamak için 40 katılımcıyla aynı araştırmayı gerçekleştiren Kanai yine benzer sonuçlara ulaşmış.

Bu araştırmada esas ilginç olan nokta, sonuçlarda bahsedilen 3 bölgenin kalınlığının sadece katılımcıların Facebook networkleriyle ilişkili olması. Daha sonra yürütülen benzer bir araştırmada katılımcılara Facebook Sayısı'ına ek olarak sanal değil de fiziksel çevreleriyle ilgili sorular soruluyor ve bulunan sayısal değer yine boz maddeyle karşılaştırıldığında '' Facebook Sayısı '' korelasyonuyla benzer şeyler bulunmuyor.


Sonuçlar kesin bir nedensellik veremese de araştırmacıların birçok tahmini bulunuyor. Facebook, arkadaş arama/ilişki geliştirme gibi aktiviteleri körüklediği için bu sonuçların karşımıza çıktığını ya da beyinlerinde bahsi geçen bölgeleri '' kalın '' olan insanların Facebook kullanmaya meyilli olduğunu söylüyorlar. Yani yumurta-tavuk meselesi gibi bir şey çıkıyor karşımıza. Sonuçlar ne kadar muğlak olursa olsun burada mutlak olan en önemli nokta Facebook arkadaşlıklarının bilimsel araştırmalarda bile fiziksel arkadaşlıktan farklı bir türde olması :)



SOSYAL REKLAMCILIK

Sosyal platformlardan, sosyal medya uzmanlarından, sosyal medya hizmeti veren ajanslardan yorulmuş vaziyette kişisel olarak bütün bu sosyallik kisvesi altında asosyalliğe doğru hızla ilerlerken şirketler/ markalar için aynı şey söz konusu değil. Twitter, Facebook gibi platformlar, sosyal medya 'uzman'ları aracılığıyla markaların tüketiciyle birebir ilişki kurmasında oldukça etkili hale geldi. Tüketiciyle aralarındaki bağı kuvvetlendirmek, internetteki mesai sırasında dikkati çekebilmek için markalar Facebook hesaplarından veya Youtube'un ''Promoted Video'' larındaki ya da Twitter'ın ''Promoted Products'' 'banner'larından medet umuyor. Amaç tüketicinin dikkatini çekmek, radyoda duyduğu ya da televizyonda izlediği reklamdan çok daha etkili bir yolla ona ulaşmak. İşte biz buna ''Sosyal Reklamcılık'' diyoruz. 

Yurt dışında ünlü bir araştırma şirketi sosyal reklamcılığın şu an ne durumda olduğunu bilimsel verilerle görmek ve bu işin fırsatlarını ortaya koymak amacıyla 230 marka müdürü ve pazarlama sektörü çalışanıyla bir araştırma yapmış. Araştırmanın temel sorusu sosyal reklamcılığın tüketicinin banner'ları es geçmemesi için bir çare olup olmaması. Dijital pazarlama banner'lar ve anahtar kelimeler sayesinde aldığı tıklamalarla ürünler için etkili sonuçlar veriyor. Fakat bu strateji sosyal paylaşım ağlarında farklı sitelerde olduğu kadar etkili değil. Bu tür sitelerde rastlanan bannerlar ''banner körlüğü'' denilen bir kavramı ortaya çıkarıyor, yani tüketici bu bannerları görmezden geliyor.

Kullanılabilirlik ve ergonomi gurusu Jakob Nielsen geleneksel bir siteye baktığımızda hangi kısımlara odaklandığımızı ortaya çıkaran bir harita çıkarmış ve çıkan sonuçlara bakılırsa tüketicinin dikkati ekrandaki yazılara karşı sıfır, fakat banner'lara karşı hiç de öyle değil.

Sosyal medyada ise durum farklı. Profillerde içerik tüketici için popüler hale geliyor ve geleneksel bir sitedeki banner'lara kıyasla buradakiler tamamen görmezden gelinebiliyor. Bu durum dijital pazarlamacılar için ciddi bir tehdit oluştursa da sosyal paylaşım sitelerinde farklı pazarlama stratejileri geliştirilmesi gerekliliği doğurduğu için bir bakıma iyi bir şey. Sosyal medyada tüketicinin ilgisini çekmek ve bağlılık geliştirmek için ''timeline'' denilen akışın olduğu panoyu kullanmak en önemli adım. Facebook bu konuda çeşitli modeller öneriyor. Reklam vermek isteyen şirketler dil, bölge, ilgi alanı gibi konularda anahtar kelime satın alabiliyor, Twitter ''Promoted Products'' hizmeti sayesinde kullanıcıların gözü önünde bütün dikkati toplayan tweetlere yakın şekilde reklam vermek isteyen markaları/ürünleri yerleştiriyor. (2012'de bu hizmetin 'timeline'a entegre olmuş şekilde sunulacağı belirtiliyor). Twitter'da reklamı yapılan ürünler gerçek zamanlı olarak doğru kişilere ulaşmayı hedeflemiş şekilde tasarlanmış. Mesela arabayla ilgili bir şeyler aradığınızda sonuçlarda karşınıza reklamı yapılan araba çıkıyor. Şu an reklamlar sadece kullanıcının odaklandığı yerlere stratejik şekilde yerleştirilmiş halde ve  'timeline'ın içinde görünmüyor, fakat ileride tasarlanan şey tweetlerde geçen sözcüklerle alakalı reklamların ana sayfada belirmesi.

Pivot'un yaptığı çalışma sosyal reklamcılığın kullanımıyla ilgili sonuçlar da içeriyor. Pazarlama uzmanları ve ajans çalışanlarına 18-26 Mayıs 2011'de mail, Facebook, bloglar vs aracılığıyla uygulanan anketlerde çeşitli sorular sorarak sosyal reklamcılığın işe yararlılığı hakkında sonuca varmaya çalışmışlar.


Sağdaki tablo alanda çalışanlara geçmiş tecrübelerinden bağımsız olarak gelecekteki 2 sene içinde sosyal reklamcılığın sağlayacağı faydaların ne kadar değerli olacağına dair verilen cevapların dağılımını gösteriyor. %60'lık sarı kısım '' çok değerli '', %8'lik yeşil kısım '' biraz değerli '', çizgilerle gösterilen % 32'lik kısım ''değerli '' şeklinde verilen cevapları temsil ediyor. Sonuçların son derece optimist olduğunu, '' değersiz '' cevabına hiç rastlanmadığını görüyoruz.






İkinci soru halihazırda sosyal reklamcılığı kullanıp kullanmadıklarıyla ilgili. Bu soruya '' evet kullanıyorum '' şeklinde cevap verenler %67 'lik kısmı oluşturuyor, şu an kullanmadığını, fakat gelecek 12 ay içerisinde kullanmayı planladığını söyleyenler % 18'lik kısımda ve hem şu an kullanmadığını hem de kullanmayı düşünmediğini söyleyenler ise %15'teler.






Bir başka soru uyguladıkları sosyal reklamcılığın kendilerini tatmin edip etmediği yönünde. Katılımcıların %11'i 'çok' tatmin olduğunu belirtirken %43'lük kısım tatmin olduğunu söylüyor, kısmen tatmin olduğunu söyleyen kesim %45'i oluştururken, %1'lik bir oranın da hiç tatmin olmadığını görüyoruz.




Sosyal reklamcılığın hangi platformlarda kullanıldığı sorulduğunda cevaplar şu şekilde olmuş;



Katılımcılara sosyal reklamcılığı kullanma amaçları sorulduğunda %4'ünün marka algısında yön değiştirme amacı taşıdığını, %4'ünün video izleme oranı yakalamak istediğini, %9'unun veri tabanı oluşturmak istediğini, %9'unun geri bildirim alma amacı taşıdığını, %9'unun ürün satmak için tercih ettiğini, %11'inin ürünlerle ilgili duyurular veya ürün tanıtımı için kullandığını, %12'sinin var olan trafiklerini online ortama da taşımak istediklerini, %12'sinin marka/ürünün kullanıcı/hayran sayısını artırmak için bu yolu tercih ettiğini, %13'ünün halihazırdaki müşterilerle bağlılığı kuvvetlendirmeye çalıştığını, %17'sinin de marka algısı yaratmak için sosyal reklamcılığı tercih ettiğini görüyoruz.

Sosyal reklamcılık denildiğinde hangi yöntemleri bu reklamcılığın bir parçası olarak gördükleri sorulduğunda %83'ü bir şirket ya da marka adına tweet/blogpost yazmayı, %69'u sosyal medya sitelerinde görünür şekilde yer almayı, %67'si viral video yaratmayı, %64'ü ürün adına düzenlenen yarışma/kampanyaları, %63'ü twitter trendlerini, %62'si sosyal medya optimizasyonunu, %55'i tweet ya da Facebook'ta 'like' kampanyaları sonrası bir şeyler kazandırmayı, %49u para karşılığı tweet ya da blogpost yazdırmayı, %43'ü sosyal elçilik yapan programları, sosyal reklamcılığın bir parçası olarak gördüğünü belirtmiş.

Reklam kampanyalarının başarısı ölçmek için kullandıkları araçlar sorulduğunda katılımcıların  %63'ünün sosyal medya, %30'unun web analytics kullandığı, %43'ünün de kendilerinin denetledikleri belirtilmiş.

Son olarak katılımcılara şirketlerinin kullandığı sosyal reklamcılık yöntemlerinde tüketiciye olan yaklaşımları sorulmuş. %58'lik kısım tüketicilerin katılımını aktif olarak kampanyalarında görmek istediklerini belirtirken %16'lık kısım onları sosyal elçiler olarak gördüğünü söylemiş. %11'lik kısım tüketicileri %58'lik kısım gibi aktif görmek istediğini ama esas kontrolün kendilerinde bulunması gerektiğini söylemiş. %13'lük kısım da yürüttükleri sosyal reklam kampanyalarının henüz tüketiciyi içine alacak nitelikte olmadığını belirtmiş.

Geliştirilen sosyal reklam stratejilerinin tüketicilerin banner'lara olan körlüğüne karşı başarılı çözümler ürettiği bir gerçek. Sosyal reklamcılık geliştikçe bu çözümlere yenileri eklenip daha da etkili yollar mutlaka bulunacak. Neuromarketing perspektifinden baktığımızda esas önemli olan noktanın reklamların tüketicinin alışkanlıklarına, davranışlarına ve reklam kampanyalarının yapıldığı kültüre göre geliştirilmesi gerektiği... 

Markaların İsim Serüveni



Bütün gün elimizden düşürmediğimiz telefonun, dizimizden eksik etmediğimiz laptopun, her gördüğümüz kareyi ölümsüzleştirmek için uzandığımız fotoğraf makinasının, bu fotoğrafları paylaştığımız sitelerin, mesai saatlerinde oturduğumuz yerden online alışveriş yaptığımız yerlerin, ilkokul arkadaşımızı yıllar sonra karşımıza çıkaran sosyal platformların isimlerinin nasıl doğduğunu merak ettiniz mi hiç? Cevabınız evetse buyrun dünyanın en popüler teknoloji markalarının serüvenine beraber çıkalım...


Acer
1976 Tayvan doğumlu markanın orijinal ismi Multitech International. Kuruluşundan 10 yıl sonra şirket, adını Latince'de sivri, keskin, yetenekli anlamına gelen ''Acer'' la değiştirdi. İsmin ayrıca 'akçaağaç' gibi alakasız çağrışımlar yaptığı bazı diller de mevcut.

Amazon
Amazon Jeff Bezos tarafından ilk olarak Cadabra.com ismiyle kurulmuş bir site (Şu an aynı adreste Yeni Zelanda'dan bir seyahat sitesi var.) Bezos'un internetten kitap sipariş etme fikrinden çok etkilendiği ve bunu sihirli bir süreç olarak adlandırdığı söyleniyor. Tercih ettiği isim de bu fikirle bağlantılı zaten. Kendi sözleriyle ifade edersek; ''Bir kitap hayal ediyorsunuz, Abracadabra! ve kitap odanızdaki kitaplıkta! '' . Abracadabra uzun bir isim olduğu için onu Cadabra'ya çeviren Bezos ilginç bir tesadüf sonrası bu isimden de vazgeçmiş. Avukatıyla yaptığı telefon görüşmesinde karşı tarafın Cadabra'yı Cadaver olarak anlaması sonucu telaşa kapılan Bezos, alfabenin ilk harfi olan A ile başlayan, egzotik ve farklı bir isme yönelip Amazon'u bulmuş. 
(Bilmeyenler için, Cadaver ölü, kadavra demek.)

Apache
Apache Software Foundation resmi olarak 1994 yılında kurulmuş olmasına rağmen 1977'ye ait şirketin bazı dökümanları isminin nereden geldiğiyle ilgili bilgi veriyor. Apache Group birçok kişinin NCSA httpd 1.3. için 'patch' dosya denilen ek dosyalar yazmasıyla oluşuyor. Ortaya çıkan sonuç da patchwork dediğimiz yama işi gibi, A PAtCHy server olarak adlandırılmış.

Apple
Gelelim dünya devi Apple'ın hikayesine. Belki de efsanevi hikayeye sahip markadır Apple. Apple, yani Elma eski CEO Steve Jobs'un en sevdiği meyvedir ve en sevdiği meyvenin ismini şirketine veren Steve Jobs bunu yaparken neler düşündü bilmiyoruz ama bunun ünlü matematikçi, bilgisayar bilimlerinin yaratıcısı Alan Turing'e refere edildiği yönünde düşünceler var. Eşcinsel olduğu ortaya çıkınca hapse atılan ve burada yediği siyanürlü elma sonucu hayatını kaybeden Turing'in gerek Apple'ın  gökkuşağı renklerini barındıran logosunun gerekse markanın adının ilham kaynağı olduğu söyleniyor. Apple 2.0 adlı kitapta bundan bahseden Steve Wozniak, Jobs'un kendisine harika bir isim bulduğunu söylediğini ve ardından Apple Computers dediğini anlatıyor. '' Belki eskiden elma bahçelerinde çalıştı, belki Apple ile başka bir şey anlatmaya çalıştı, belki de Apple Records'tan esinlendi, sormadım bile'' diyor Wozniak. Yine de Jobs'la birlikte başka isimler arayan Wozniak Executex ya da Matrix Computers gibi isimlere de sıcak baktıklarını ama hiçbirinin Apple gibi net, ulaşılabilir bir marka algısı yaratamadığını söylüyor. Ayrıca Apple başka şirketleri de etkilemiş bir isim, İngiltere çıkışlı Apricot (Kayısı) Computers gibi.

Facebook
Facebook ismi ve bu ismin kökleri tamamen üniversite kampüslerine dayanıyor. Facebook'un filmlere konu olan bir kuruluş hikayesi olsa da ismi son derece göz önünde olan bir yerden geliyor. Facebook, Amerikan üniversitelerinde öğrencilerin isimleri ve fotoğraflarının olduğu online ya da basılı bir adres defteri anlamına geliyor. Özellikle akademik yılın başında dağıtılan bu defter öğrencileri birbirlerini tanımalarına da yarıyor. 

Flickr
2007'de yapılan bir ropörtajda Flickr'ın kurucusu Stewart Butterfield ve eşi Caterina Fake Flickr isminin aslında yanlışlıkla ortaya çıktığını anlatıyor. www.flicker.com'u almak isteyen ama bu mümkün olmayınca domain boşalana kadar flickr'la idare etmeye karar veren çift, ismin marka üzerindeki etkisini gördükten sonra Flicker'dan tamamen vazgeçmiş ve yola typo hatalı Flickr ile devam edip başarıya ulaşmış.

Groupon
Groupon'un hikayesi kısa ve öz. Group + kupon kelimelerinin bir kombinasyonu yapılmış, ve karşınızda Groupon.

Google
Google da Flickr gibi bilinçli typo hatasıyla ortaya çıkan etkili isimlerden biri.  Kaynağını 100 sıfırlı sayı anlamına gelen Googol'dan alan Google sınırsız bilgiyi istediğimiz anda önümüze getirebilmek için kulağa daha hoş gelen ve diğerine göre görece daha anlamsız olan Google'ı tercih etmiş sonunda.

Nero
Nero CD/DVD yazmak/yakmak için en çok tercih edilen Alman yazılım programı. İsmini aldığı kişi de tarihte ürünün işleviyle oldukça benzerlik gösteren biri, Roma'yı yakan imparator Nero. 

Oracle
Veri tabanı yazılım şirketi olan Oracle'ın doğuşu CIA'in yürüttüğü bir projeyle olmuş. O zamanlar Relational Software Inc. adlı bir proje yürüten şirkette Oracle ismi CIA'in bir kodu olarak kullanılıyormuş. Proje bittikten sonra da çalışmalarına devam etmek isteyen şirket, kodu şirkete isim olarak uygun görmüş.

Skype
Skype kurulduğunda Sky-Peer-to-Peer ismi uygun görülmüş, daha sonra Skyper şeklinde kısaltılmış, daha da sonra Skype'ta karar kılınmış. Sondaki R'nin atılma sebebi ise Skyper domainin dolu olması.

Twitter
Twitter ismi bulunmadan önce birçok isim üzerinde kafa patlatılmış ve en son 2 isim üzerinde ciddi ciddi düşünülmeye başlanmış; Twitch ve Jitter. Kuruculardan Jack Dorsey Twitter ismine nasıl ulaşırken somut ve ne yaptıklarını insanların zihinlerinde çağrıştıran bir şeyler istediklerini söylüyor. Sistemi yaratanlardan biri olan Noah Glass ilk buldukları isim olan Twitch'i sözlükte araştırmaya başlamış ve o esnada karşısına kuş cıvıldaması anlamına gelen Twitter çıkmış. Yaptıkları işi tam olarak anlatan kelimeyi bulduklarını düşünen kurucular son derece akılda kalıcı olan Twitter'a böylece karar vermişler.


Sosyal Medya: Mutluluğun Peşinde

Sabah kalkar kalkmaz yaptığınız ilk iş nedir? Artık yüzünüzü yıkamadan ya da kalkıp aynaya bakmadan önce yapmanız gerektiğini düşündüğünüz başka alışkanlıklarınız da var öyle değil mi? Mesela yanı başınızdaki smart phone'unuza uzanıp Twitter'daki mentionlarınıza bakmak, Facebook'taki notificationları kontrol etmek ya da profilinizdeki +1'leri, like'ları görmek... Acaba sosyal medyada profil check-in'leri artık bir bağımlılığa mı dönüştü bizim için?

Bağımlılık kelimesini duyunca herkesin aklına alkol, uyuşturucu ya da seks gelir. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar yeni bir bağımlılık çeşidinin ortaya çıktığını gösteriyor; sosyal medya. Retrevo Gadgetology tarafından yapılan bir çalışma, insanların sosyal medya kullanımını araştırmış. Katılımcıların %45'inin akşam yatağa yattıktan sonra bile Facebook ve Twitter hesaplarını kontrol etme ihtiyacı hissettiklerini belirttiği görülmüş. 25 yaşın altındaki katılımcıların %19'unun gece uyandıkları herhangi bir saatte sosyal medya hesaplarına log in oldukları, %27'sinin gece uyandığı zaman ''bazen'' log in olduğu, %32'sinin de sabah kalkar kalkmaz hesaplarını kontrol ettiği kaydedilmiş...

2010'da yapılan bir çalışmada ise University of Maryland öğrencilerinden 24 saatliğine hiçbir sosyal hesabını ve email adresini kontrol etmemeleri istenmiş. International Center for Media and the Public Agenda (ICMPA) 'nın yürüttüğü bu çalışmanın sonunda 200 öğrencinin uyuşturucu ve alkol bağımlılığına benzer işaretler gösterdiği görülmüş! Yoksunluk, yoksun kaldığı şeye karşı aşırı bir tutku, kaygı ve sıkıntı gibi... Çalışmaya katılan bir öğrenci internete girmediği süre içinde yaşadıklarını şu şekilde kaleme almış:

'' Güne iyi başlamış olsam da öğlene doğru ruh halim değişmeye başladı. Kendimi yalnız ve hayattan izole olmuş gibi hissetmeye başladım. Cevap vermediğim bir sürü telefon çağrısı aldım. Gündüz 2 gibi maillerimi kontrol etmek için dayanılmaz bir istek duydum ve kendimi çölde tek başına kalmış yapayalnız bir insan gibi hissetmeye başladım. Ve bütün bu hissettiklerimin üstüne acaba internete ya da internete bağlanmamı sağlayan araçlara bağımlı mı oldum diye huzursuzlaşmaya başladım. ''

Bu sene içinde Ofcom'un İngiltere'de yaşayanların smartphone'lara olan bağımlılığıyla ilgili yaptığı bir çalışmanın raporu yayınlandı. Raporda bu telefonların insanların davranışlarını sosyal platformlarda nasıl etkilediğiyle ilgili bilgiler de var. Çalışmanın bulgularına göre İngiltere'deki kullanıcıların %81'inin telefonlarını her an her yerde açık tuttuğu, yetişkinlerin %51' inin, gençlerin ise %65' inin aileleriyle birlikteyken de telefonlarının açık olduğu, yine yetişkinlerin %23'ünün, gençlerin ise %34' ünün aileleriyle yemekteyken bile telefonlarının açık olduğu kaydedilmiş.

Peki teknoloji neden bu davranışları ateşliyor? Bazıları bunun dopaminle ilgili olduğunu iddia ediyor ki haklı olma ihtimalleri epey yüksek. Dopamin, bağımlılıklarda önemli rol oynayan bir nörotransmitter çeşididir. Aynı zamanda insanı arayış içindeki davranışlara da sevk eden kimyasaldır. Sosyal medya hesaplarında sürekli timeline'ı yenileme, mentionları kontrol etme, retweetleri, like'ları gözetleme ihtiyacı hissetmemizin sebebinin de işte bu dopamin olabileceği düşünülüyor. Esas problem internetin sürekli yenilenen dinamik bir bilgi ağı olmasının insanları kısır bir dopamin döngüsüne sokmasından kaynaklanıyor. Yıllar geçtikçe internet bağımlılığıyla ilgili korkunç vakalar da görülmüş.Mesela 2010'da Güney Kore'de bir çiftin online oyun oynamaya dalıp bebeklerini aç bırakıp ölüme terk ettiği haberlere konu olmuştu. Çiftin 12 saat boyunca aralıksız oyun oynadığı, bebeği de en son oyun oynamaya başlamadan önce beslediği ortaya çıkmış. Aynı sene içinde yine Güney Kore'de bir annenin kendisini online oyun oynamaktan alıkoyduğu için sinir krizi geçirip çocuğunu öldürdüğü günlerce manşetlerden inmemiş. Sadece Güney Kore değil tabii ki internet bağımlılığının Japonya, Malezya, Çin, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde de tehlikeli boyutlara ulaştığı biliniyor.



Hayatta her şeyin bir dengeye oturması gerektiği kuralı internet kullanımımızla ilgili de karşımıza çıkıyor. Sabah kalkınca, gece yatarken, iş yerinde, otobüste istediğiniz her an ve her yerde hesaplarınızı kontrol edin ama arada nefes almayı ve o ekran dışında da canlı bir hayat olduğunu unutmayın.
 





Beynimizdeki Twitter Limiti

Birbirimize kuvvetli sanal bağlarla bağlandığımız şu yüzyılda milyonlarca insan güne Facebook-Email-Twitter denetimi olmadan başlayamıyor. Hatta kimileri için bu sıralama Twitter'ın galibiyetiyle çoktan değişmiş durumda. Çünkü artık son dakika haberleri flash flash şeklinde değil twit twit geliyor, eskiden kendilerine ulaşmanın bir hayal olduğu celebrity'ler güne pampişlerini selamlayarak Twitter'da başlıyor, politikacılar çılgın projelerini Twitter'da açıklıyor ve neredeyse ''Tweetliyorum, öyleyse varım'' gibi bir durum söz konusu. Twitter insanların ''bilgi''ye ulaşmada güvenilir ve gerçekçi bulduğu (bunda verified account'ların etkisi çok büyük) ve deneyimlerini paylaştığı dinamik bir mecraya dönüşmüş durumda. Bu dinamik yapının mimarları da farklı platformlardan oluşan kullanıcıları ve bu çeşitlilik de Twitter'ı iş dünyasının, siyasetin, eğlencenin, haberlerin ve her türlü kültürel faaliyetin nabzını tutan bir sismograf haline getirdi....

Peki artık herkesin doğaçlama performans sergilemek için maksimum efor sarf ettiği dev bir tiyatro sahnesini andıran Twitter'da follower/following sayınızı arttırmak isterken aslında istediğiniz şey gerçekten daha fazla kişiyle iletişime geçmek mi yoksa artan rakamlarla sükse yapmak mı? Sosyal medya, insanların birbiriyle sürekli ''iletişim'' içinde olmasını empoze eden  global bir kültür yarattı. Ünlü isimlerin milyonlarca takipçisi var, hatta blog ya da sözlük yazarlığıyla veya saat başı tweetlediği aforizmalarla küçük bir hayran kitlesi edinmiş kişilerin takipçi sayılarının da bir hayli yüksek olduğu görülüyor. Takipçi edinme çılgınlığı o derece alıp başını gitmiş ki kimi siteler para karşılığı takipçi edindirme hizmeti bile veriyor artık. Takip ettiği kişiler ve kendisini takip edenlerle sayısal bir bağdan ötesine geçmek istemeyenlere sözümüz yok tabii, ama bu kişilerle gerçekten istikrarlı bir süreçte ilişkisini devam ettireceğini zannedenlere kötü bir haberimiz var...



İngiliz antropolog Robert Dunbar beynimizin neokorteksinin düzenli sosyal ilişkiler geliştirmede sınırlı olduğunu ortaya koyan araştırmalar yapmış. Kendisinin bulgularına göre bir insanın aklında tutabildiği, sağlıklı bir şekilde devam ettirebildiği arkadaşlık sayısı 100-230 arası bir şeye tekabül ediyor, ortalama değer kabul edilen 150 sayısı da '' Dunbar Sayısı '' olarak adlandırılıyor. Dunbar'ın ortaya attığı bu sonuçtan etkilenen bilimadamları (Indiana University), Dunbar Sayısını 1.7 milyon Twitter kullanıcısı üzerinde test etmişler. Araştırma sonucunda Bruno Goncalves önderliğindeki takım, kullanıcıların gerçekten devam ettirebildiği ilişki sayısını Dunbar'ın sayısıyla paralel olarak minimum 100, maximum 200 olarak bulmuşlar. Yeni kullanıcılar az sayıda aktif arkadaşla Twitter'a adım atarken, arkadaş sayıları kullanım sıklığı ve süresiyle birlikte değişim gösterip zamanla artabiliyor. Daha sonra bu kullanıcılar Twitter'ı en aktif kullananlardan olsa bile sosyal ilişki bant genişliği maksimum seviyeye ulaşıyor ve belirtilen sayıdan fazla aktif arkadaşlık ilişkisi devam ettirilemiyor.

Dunbar'ın araştırması ve sonrasında sosyal medyaya uyarlanan çalışma arasındaki korelasyon ilişkilerimizde nörolojik bir sınır olduğunu kanıtlıyor. Hala ''follower'' sayınızın 1000 ve katlarına ulaşması için çaba harcar mısınız yoksa 150 gerçek twitdaşınızla yetinir misiniz orası size kalmış :)

Kaiser Chiefs'ten İlginç Marketing Hamlesi

Kaiser Chiefs albüm tanıtımlarını yapmaları karşılığında fanlarını ödüllendiriyor!



Herhangi bir müzik şirketine bağlı olmayan ünlü grup Kaiser Chiefs, alışılmışın dışında bir marketing stratejisiyle fanlarının karşısında... Grup, hayranlarının albümlerini sosyal paylaşım sitelerinde paylaşmaları karşılığında para kazanmalarını sağlıyor. 

''I Predict a Riot'' adlı hit şarkılarıyla şöhreti yakalayan grup son albümlerini iTunes üzerinden serbestçe yayınlamak yerine piyasaya sıradışı bir yolla sürmüş. Grubun websitesinden kişisel bir kopya indirilmesine izin verilen bu son albümlerinin adı ''The Future is Medieval'' ve albüm şu an satışta.

Fanlar 20 şarkının bulunduğu albümdeki şarkı listesinden 10 şarkı seçiyorlar, albüm kapağını istedikleri şekilde dizayn ediyorlar ve albümü indirmek için £7.5 ödüyorlar. Albüm yaratıldıktan sonra Kaiser Chiefs'in resmi web sayfasında kendilerine albümlerinin reklamını yapmak ve bunu satmak için bir vitrin sağlanıyor. Daha sonra Facebook ya da Twitter gibi mecralarda albümlerin promosyonunu yapmaları bekleniyor. Fanlar Kaiser Chiefs websitesi üzerinden satılan her albüm için £1 kazanıyorlar.

Bu yöntemle değişik bir pazarlama yoluna giden grubun yapmaya çalıştığı şey, hayranlarının insiyatif almasını ve kendilerini albümün gerçekten bir parçası gibi hissetmelerini sağlamak. Yıllardır bilgisayar kullanıcısının gözdesi olan ve popülaritesinden bir şey kaybetmeyen; ayakkabıdan saç bandına, oyuncunun ten renginden formasına kadar birçok ayrıntının kullanıcılar tarafından belirlendiği ve herkesin kendine özgü, kendinden bir parça taşıyan karakterler yaratmasına olanak tanıdığı Nba2k11 adlı oyun gibi Kaiser Chiefs de bu mantıkla yola çıkmış,  aidiyet duygusunu ön plana çıkarmış. Albüm için herhangi bir bedel ödemenin artık neredeyse hayal olduğu günümüzde, Kaiser Chiefs'in yaptığı şey oldukça çekici ve karlı bir yol gibi duruyor.